gizem's profileİnsanlar başaklara benze...PhotosBlogGuestbookMore Tools Help

Blog


    May 12

    mevlana sözşeri

     

    Şu dünyada yüzlerce ahmak, etek dolusu altın verir de, şeytandan dert satın alır.


    Vazifesini tam yerine getirmemiş olanın vicdan yarasına ne mazeretin devası ne ilacın şifası deva getirmiş.


     Aşk altın değildir, saklanmaz. Aşkın bütün sırları meydandadır.


    Yeşillerden, çiçeklerden meydana gelen bahçe geçici, fakat akıllardan meydana gelen gül bahçesi hep yeşil ve güzeldir.


    Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok.


    Aşk, davaya benzer, cefa çekmek de şahide: Şahidin yoksa davayı kazanamazsın ki.

     

    Sen diri oldukça ölü yıkayıcı seni yıkar mı hiç?


     İsa'nın eşeğinden şeker esirgenmez ama eşek yaratılışı bakımından otu beğenir.


    Dert, insanı yokluğa götüren rahvan attır.


    Ehil olmayanlara sabretmek ehil olanları parlatır.


    Leş, bize göre rezildir ama domuza, köpeğe şekerdir, helvadır.

     

    Kuzgun, bağda kuzgunca bağırır. Ama bülbül, kuzgun bağırıyor diye güzelim sesini keser mi hiç?


    Pisler, pisliklerini yapar ama sular da temizlemeye çalışır.


    Dikenden gül bitiren, kışı da bahar haline döndürür. Selviyi hür bir halde yücelten, kederi de sevinç haline sokabilir.


     Nasıl olur da deniz, köpeğin ağzından pislenir, nasıl olur da güneş üflemekle söner?


     Akıl padişahı kafesi kırdı mı, kuşların her biri bir yöne uçar


    Tövbe bineği, şaşılacak bir binektir. Bir solukta aşağılık dünyadan göğe sıçrayıverir.


     O beden testisi ab-ı hayatla dopdolu, bu beden testisi ise ölüm zehiri ile. İçindekine

     Bakarsan padişahsın, kabına bakarsan yolu yitirdin.


     
    Genişlik, sabırdan doğar.


    Korkunç bir kurban bayramı olan kıyamet günü, inananlara bayram günüdür, öküzlere ölüm günü.


     Kim daha güzelse kıskançlığı daha fazla olur. Kıskançlık ateşten meydana gelir.


     Dünya tuzaktır. Yemi de istek. İstek tuzaklarından kaçının.


     Irmak suyunu tümden içmenin imkânı yok ama susuzluğu giderecek kadar içmemenin de imkânı yok.


     Gürzü kendine vur. Benliğini, varlığımı kır gitsin. Çünkü bu ten gözü, kulağa tıkanmış pamuğa benzer.


     Ey altın sırmalarla süslü elbiseler giymeye, kemer takmaya alışmış kişi. Sonunda sana da dikişsiz elbiseyi giydirecekler.


     Eşeğe, katır boncuğuyla inci birdir. Zaten o eşek, inciyle denizin varlığından da şüphe eder.


     Birisi güzel bir söz söylüyorsa bu, dinleyenin dinlemesinden, anlamasından ileri gelir.


    Oruç tutmak güçtür, çetindir ama Allah'ın kulu kendisinden uzaklaştırmasından, bir derde uğratmasından daha iyidir.


     Ayın, geceye sabretmesi, onu apaydın eder. Gülün, dikene sabretmesi, güle güzel bir koku verir.

     

    Aslanın, sabredip pislik içinde beklemesi, onu deve yavrusu ile doyurur.
     

    Zahidin kıblesi, lütuf, kerem sahibi Allah'tır. Tamahkârın kıblesi ise altın torbası.

     Allah ile olduktan sonra ölüm de, ömür de hoştur.
    May 05

    gül

     

    Peygamberimizi sevmek


    Hicretin 3., miladın 625. yılıdır. Uhud’un yaraları henüz tazedir. Medine civarındaki kabilelerden biri, içlerinden yeni Müslüman olanlar için İslâm’ı öğretecek bir muallim kadrosu istemektedir. Allah Rasûlü, öz elleriyle yetiştirdiği seçkin öğretmen kadrosu arasından 6 kişilik bir ekibi gönderir. Kafile bir su başında mola verince haince bir saldırıya uğrar. Saldıran Huzeyl kabilesinin eşkıyasıdır. Öldürmek için değil, Kureyş’e satıp para kazanmak için bu tuzağı kurduklarını söylerler. Buna rağmen kafileden üçü şehid oluncaya kadar çarpışır. Geri kalan üçünü esir edip Mekke’ye götürürler. Abdullah b. Tarık, yolda eline bağlanan ipi keserek ellerinden kaçar. Geriye Zeyd b. Desinne ve Hubeyb kalmıştır.

    Hain haramiler, Zeyd’i, Saffan b. Ümeyye’ye satarlar. O, Müslümanlar tarafından öldürülen babası Ümeyye b. Halef’e karşılık olarak Zeyd’i öldürmek için satın alır. Zeyd asılmaya götürülürken, yolda Ebu Süfyan karşı gelir ve ona sorar: “Şu anda senin yerinde onun (Hz. Peygamber) olup; asılmasını, senin de ailenin yanında olmanı ister miydin?” der. Zeyd’in cevabı açıktır: “Değil onun asılması, ayağına diken batmasına dahi gönlüm razı olmaz” der. Ebu Süfyan, bunun üzerine şu itirafta bulunacaktır: “Vallahi böylesine bir bağlılık ve seygiyi dünyanın hiçbir tarafında görmedim.”

    Sıra Hubeyb b. Adiyy’e gelmiştir. Yirmili yaşlarının başlarında, fidan gibi bir gençtir Hubeyb. Kendisinden sonrasına muhteşem bir sünnet bırakmıştır: İdamdan önce kılınan iki rekat namaz. Bu namaz, imanın ölüme meydan okumasıdır. Bu namaz, tüm zalimlere “Hiçbir gerçek mümini ölümle korkutamazsınız!” mesajıdır. Bu namaz, “Ölüme giderken dahi Rabbime karşı esas duruşumu bozmadım” mesajıdır.
    İşte bu, âyette emredilen “içinde yakınlık bulunan” sevgidir. Zira bedeli ödenmiş, hesabı verilmiş, lafta kalmamıştır.
    Şöyle bir soru gelebilir: Allah Rasûlü vefat edip gitmiştir. Şimdi biz ona sevgimizi bu şekilde ifade etmeye kalksak bile edemeyiz. O halde, bizim sevgimizin de “yakın” vasfını kazanması için ne yapmamız gerek?
    Bu sualde yanlış bir mantık var. Sahabe-i kiram, durduk yerde sevgi edebiyatı yapmadı ki. Mesela; Zeyd ve Hubeyb, din öğretmek için Hz. Peygamber’in görevlendirmesiyle yola düştü ve şehid edildi. O, “Asılayım da sevgimi isbat edeyim” de demedi. Yaptığı, İslâm’ı öğretmek için ölümü göze almaktı. O da onu yaptı.

    Peki, şimdi dini öğretme görevi Müslümanların omzundan kalktı mı? Elbette kalkmadı. O halde, Hz. Hubeyb’in sevgisinin çağımızdaki karşılığı, ucunda ölüm dahi olsa, İslâm’ı öğretmek için hiçbir fedakârlıktan çekinmemektir. Bu, Hubeyb’in yolunu izlemektir. Bu, Rasûlullah’ı sevmenin bedelini ödemektir.
    Bedeli ödenmeyen sevgi zehirlenir. İşte Hıristiyanların Hz. İsa’ya olan sevgisi böyle bir sevgidir. Hıristiyanlar Hz. İsa’yı seviyorlar; bunu kim inkâr edebilir? Hem de o kadar çok seviyorlar ki, hâşâ onu “Allah’ın oğlu” derecesine (!) yükseltiyorlar. Onun iyi bir insan olması, peygamber olması, Allah’tan vahiy alması, hatta mucizevi bir doğumla dünyaya gelmesi ve kendisine karşı kurulan tuzağa karşı Allah’ın özel yardımını alması, onları tatmin etmiyor, onları kesmiyor. Sonunda “Allah’tan bir parça” sayma sapıklığına düşüyorlar.
    Hz. İsa zehirli sevgi sonucu ilahlaştırılınca, Peygamber İsa buharlaşıyor. Teslisçi kilise, İsa’yı model gösteremiyor. Kendini takip edenlere, “İsa gibi olun” diyemiyor. Nasıl desin ki? Bunu demek, “Tanrı olun” demekle eşanlamlı. Bu sefer kilise uyanıklık yapıp, Hz. İsa’dan boşalttığı peygamberlik makamına kendisi kuruluyor. İsa’yı İsa aşkına öldüren kurucu baba Tarsus’lu Pavlus’un dilinde somutlaşıyor bu uyanıklık: “Kilise kurtuluştur.”
    Sevgi işte böyle zehirleniyor. Sevgiyi zehirleyenlerin bu işi bir peygamber adına yapmaları hiçbir şeyi değiştirmiyor. Zehirledikleri sevgi de, dönüp kendisini zehirleyenleri zehirliyor. Onları Peygamber İsa’dan mahrum ediyor. Yerde yürüyen ve iz bırakan bir modelden mahrum ediyor. Kim bilir, belki de sevgiyi zehirleyenlerin derdi bu: Yerde yürüyen, ahlâken model alacakları “insan” bir peygamber istememek. Hıristiyanlığın şeriatsız/hukuksuz olmasının temelinde de bu zehirli sevgi yatar. Bugün Hıristiyan kilisenin kendi vatanı olan Batı’da bile tükenişe geçmesi, hayata müdahil olamaması, modern çılgınlık karşısında alternatif bir model geliştirememesinin sebebi de budur.
    Ve emin olun ki; bizim modern cinnet karşısında her şeye rağmen hâlâ direniyor oluşumuzun sebebi, “insan” bir peygambere inanıyor oluşumuzdur. Peygamberi ilahlaştırmayı küfür biliyor oluşumuzdur. Bu hassasiyet bize haddimizi öğretti. Zira biz Müslümanlar, Peygamber’e makam biçmenin, onu “terfi ettirmeye” kalkmanın, onun zaten yüksek olan makamını daha da yükseltmeye kalkışmanın haddimizi bilmemek olduğunu öğretti.

    Biz Peygamberi terfi ettirecek “âmir” değiliz, biz onun kadrini bilmeye “memur”uz.
    Bunu bildiğimiz içindir ki; onun “insan” olduğunu, ama “insanlığın ufku” olduğunu biliriz. Onun insan olması, bize hep umut aşılar. Melek peygamber isteyen sapık kavimler gibi insan soyundan umut kesmemizi engeller. “O insansa” deriz, “İnsan olmak iyi bir şeydir.” Ve biz de insan olmaya çabalarız. Kur’an’da ona nida siğasıyla sadece bir yerde “Yâ-sîn: Ey insan!” diye hitap edilişinin sırrını, işte bu sayede anlarız. Allah’ın onu neden “güzel örnek” olarak tanıttığını, bu sayede anlarız. Bize kelime-i şahadeti öğretirken, neden kendisi için “O’nun kulu ve elçisi” dedirttiğini de…
    Biz işte bu yüzden ona kurban oluruz.
    01/05/2009 - Mustafa İslamoğlu

    SELAM VE DUA İLE

    dua

     
     
    May 02

    .

      Söylesem Tesiri Yok,Sussam Gönül Razı Değil..."
     

    Bir yol varsa hakikate varan
         Bir yolcu lazım kendini arayan
                  Bir hancı varsa yolcuları ağırlayan
         Bir aşk lazım yola koyduran.. 

    Yolcu yolsuz olmaz
     Gönül ehli yolda kalmaz
            Aşk olmadan yol alınmaz...

    May 01

    hayırlı cumalar

     
     

    ÇOK ÖZEL BİR HİKAYE


    Kendini bildi bileli mor menekşeyi çok severdi. Çocukluğunun geçtiği ikikatlı evin bahçesinde bahar geldiğinde mor mor açar, mis gibi
    kokarlardı..Annesi mor menekşeleri hep duvar kenarına dikerdi..


    gölgeyi sever menekşelerderdi..Oysa ögretmeni bitkilerin güneş ışınları ile fotosentez yaptığını anlatmıştı onlara .Bitkiler güneş ışığına muhtaçtı.Mor menekşeler ne tuhaf bitkilerdi , her bitki güneşi
    severken,onlar nedengölgeyi tercih ediyorlar diye düşündü durdu
    Hande...Küçük, ufacık aklı ile aslında menekşelerin diğer çiçeklerden farklı olduğunu keşfetmişti, işte belki de menekşeler

    bu yüzden
    bu kadar güzeldi.Herkesden farklı olursan, bu hayatta değerli olursun yargısına varmıştı.Daha o yıllarda farklı olmak için uğras vermeye başladı. ilk olarak, okulda kimsenin yanına oturmak istemediği Hacer'in yanına oturmak istiyorum ögretmenim diyerek başladı farklılıklarla süren hayatı. Hacer bile şaşırmış şaşkın şaşkın bakıyordu onun yüzüne. Hacer çok dağınık, biraz anlama zorlukları olan problemli bir ailenin kızı idi. Hande ise mühendis Kamil Beyin biricik kızı. Ögretmen pek oturtmak istemedi önce Hacer'in yanına Hande' yi. Daha sonra bir
    tatsızlık çıkmasın

    diye öğretmen Hande'nin annesini çağırdı.

    Annesi eve geldiklerinde Hande'ye sordu :

    - Neden yavrum Hacer in yanına oturmak istiyorsun?

    Hande cevap verdi :

    - Geçen baharda menekşeler ekiyorduk hani anne, o gün sen bana menekşeler


    güneşi sevmez demiştin, oysa her bitki güneşi sever. Menekseler farklı,
    belki de


    bu yüzden bu kadar güzeller. Hacer'in yanına kimse oturmak istemiyor. Ben farklı olmak istiyorum. Belki Hacer de güzeldir, onu fark etmek istiyorum, dedi.

    Annesinin ağzı açık kalmıştı. İlkokul 4.sınıf öğrencisi kızının
    olgunluğuna hayran kalarak

    - peki kızım kimin yanında istersen oturabilirsin, " dedi.


    Pazartesi Hande Hacer'in yanında oturmaya başladı. Hem Hande
    tedirgindi, hem Hacer.Birbirleri ile hiç konuşmuyorlardı. Diğer
    kızlarda soğumuştu Hande'den. Nasıl Hacer gibidağınık, bir şeyi, iki kere anlatınca anlayan fakir bir kızın yanına oturmayı istemişti.En çok alınan doktor Cemal Beyin kızı Esin'di. Anne babaları her hafta sonu görüşüyorlar,

    Hande ve Esin birlikte oynuyorlardı. Nasıl olur da
    kendi yerine Hacer'i seçerdi. Çok gururu kırılmıştı Esin'in. Hande ile konuşmuyordu.Birgün Hande ve ailesi Esinlerle dağ köylerinden birinde gerçekleştirilecek bir panayıra katılmak için sözleştiler. Hande gene Esin'in somurtacağını bildiği için gitmek istemiyordu.İçin için de Hacer'e kızmaya başlamıştı arkadaşları ile arasının bozulmasına sebep olmuştu.Neden sanki bu kadar dağınıktı, neden her şeyi iki kerede
    anlıyordu? Yoksa aptal mıydı?Sonra menekşeleri hatırladı hemen
    düşüncelerinden utandı. Hacer farklı diye yargılamaması gerekiyordu. Hacer'in, kimsenin bilmediği güzelliklerini keşfedecekti. Buna tüm gücü ile inandı. Panayıra gittiklerinde Esin somurtarak karşısında
    oturuyordu, Hande ile konusmuyordu.

    Hande canı sıkıldığından
    biraz dolaşmak için annesinden izin aldı. Köy yolunda yürümeye başladı. Hava iyice soğumuş ve ayaz iyice artmıştı, kar atıştırmaya başlamıştı. Hande karı çok seviyordu, yürüdü, yürüdü. Köye gelmişti. Bir evin
    önünde durdu. Evin penceresinde ki saksıya gözü

    ilişti. Gözlerine inanamıyordu, bunlar mor menekşelerdi. Ama kıştı ve
    menekşeler soğuğu hiç

    sevmezlerdi eve dogru bir adım attı. Kapıda beliren gölgeyi çok sonra
    fark etti bu Hacerdi.

    Hande'ye gülümsüyordu.

    - Hoşgeldin Hande buyurmaz mısın?, dedi.

    Biraz ürkek, şaşkınlıkla kapıya doğru ilerledi Hande ve içeri girdi. Oda
    sıcacıktı odun sobası

    her yeri ısıtmıştı. Menekşeler diyebildi sadece Hande...

    - Bu soğukta ?

    Hacer gülümsedi ;

    - Onlar annem için, annem onları çok sever.

    Sonra yatakta yatan kadını fark etti Hande.

    "Annen hasta mı?" dedi.

    "Evet 2 sene önce felç oldu ona ben bakıyorum, bizim kimsemiz yok, birtek
    ineğimiz var onunla

    geçiniyoruz. Ama tüm işler bana baktığı için derslere çalışacak pek
    vaktim olmuyor, dedi Hacer

    utanarak. Bir de bizim köyden şehre araç yok, bu yolu her gün yürüyorum o
    yüzden de çok yorgun


    okula geliyorum dersleri anlamakta güçlük çekiyorum. Hande'nin gözleri dolmuştu. Dışarıdan gelen ses ile kendine geldi. Annesi onu arıyordu. Çok merak etmiş olmalıydı. Dışarıya koştu ve annesine sarıldı,
    ağlıyordu. Bir müddet sonra anne bu Hacer diye tanıştırdı sıra
    arkadaşını. Hacer'in yaptığı sıcak çorbadan içtiler birlikte. Hande annesine anlattı Hacer'in hayatını, ağlayarak.

    "Bir şeyler yapalım anne" dedi.


    O hafta annesi ve Hande, Hacerlere gidip annesi ve Hacer'i kendi
    evlerine taşıdılar. Hacer artık Handeler den okula gidip geliyordu, ne dağınıktı, ne de aptal. Sınıfın en iyi öğrencisi olmuştu. Seneler geçti Hacer ve Hande bir arkadaş değil, iki kız kardeşlerdi artık. Mor
    menekşeler Hande'ye Hacer'i armağan etmişti. Hacer'e ise hem Hande'yi, hem hayatı. Seneler sonra ikisi de evlendi. Hacer şimdi bir doktor. Hande'den vicdanın ne kadar önemli olduğunu öğrendi, hastalarına
    vicdanıyla birlikte şifa dağıtıyor. Hande ise bir ögretmen. Çocuklara farklı olan şeyleri sevmeyi de ögretiyor. Bir kızı var

    adı, Hacer Menekşe. Hayatta en çok sevdiği iki şeye birini daha ekledi
    Hande.

    LÜTFEN SEVGiNiZE ÖNYARGI KOYMAYIN.

    HERŞEY SEVİNCEYE KADAR FARKLIDIR

    SEVDİKTEN SONRA İSE SEVGİNİN DİLİ HEP AYNIDIR

    April 24

    hayırlı cumalar

     
    April 19

    hayat


           

    Genc bir cift, yeni bir mahalledeki yeni evlerine tasinmislar. Sabah kahvalti yaparlarken, komsu da camasirlari asiyormus. Kadin kocasina ' Bak, camasirlari yeterince temiz degil, camasir yikamayi bilmiyor, belki de dogru sabunu kullanmiyor.' demis. Kocasi ona bakmis, hicbir sey soylememis, kahvaltisina devam etmis.

    Kadin, komsusunun camasir astigini gordugu her sabah ayni yorumu yapmaya devam etmis.

    Bir ay kadar sonra, bir sabah, komsusunun camasirlarinin tertemiz oldugunu goren kadin cok sasirmis 'Bak' demis kocasina ' Camasir yikamayi ogrendi sonunda, merak ediyorum, kim ogretti acaba ?'

    'Ben bu sabah biraz erken kalkip penceremizi sildim' diye cevap vermis kocasi.

    Hayat boyle degil midir ?

    Baskalarini izlerken gorduklerimiz, baktigimiz pencerenin ne kadar temiz olduguna baglidir. Birini elestirmeden ve hemen yargilamaya davranmadan once zihin durumumuza bakmak ve 'iyi' olani gormeye hazir olup olmadigimizi farketmek guzel bir fikir olabilir ...

    gül

     


    Bir gül olsak,

    Kalplerde açsak,

    Gönüllere saç‎ılsak,

    Dualarda an‎ılsak,

    Gözya‏şlar‎ıyla aksak,

    Hüzünlerle bulu‏şsak,

    Gül efendimize ula‏şsak,

    O’nunla tan‎‏ışsak,

    Gözlerine baksak,

    Ayaklar‎ına kapansak,

    Tenine dokunsak,

    Ellerinden tutsak,

    Gül kokusunu içimize saçsa,

    Bizleri de güllere kabul kı‎lsa,

    Rabbimize kavu‏şsak…

    Güllerle beraber açı‎p, efendimizden geçip, rabbimize kavuşmam‎ız dileklerimle.

     Yüreklerin gül koktuğu,
    Muhabbetin hayat bulduğu,
    Gönüllerin bir olduğu,
    Sevdiklerine gül değil,
    Gül gibi yüreğin sunulduğu,
    Bu günlerde,
     GÜL yüreklere Gül kokulu

     efendimizin şefeatini
    Rabbimden niyaz ediyorum...




    Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin nebiyyil ümmiyyi ve alâ âlihî vesellim....

    CENNET ALLAH'IN LÜTFU VE İHSANIDIR....

            


    Resul- i Ekrem (sav):

    "biraz önce Cebrail (as) yanıma geldi ve dedi ki:

    "Ya Muhammed! Seni hak peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın kullarından biri, genişliği ve uzunluğu otuz arşın olan denizde bulunan bir dağın tepesinde Rabbine beş yüz sene ibadet etti. Deniz onu her taraftan dört bin fersah kuşatıyordu.Allah Teala ona parmak gibi bir yerden , tatlı su akıtan, çoğalıp dağın eteğinde toplanan bir kaynak çıkardı.Bir nar ağacı , ibadet ettiği her günün gecesinde ona bir nar veriyordu.Akşam olunca abdestini tazeleyip bu narı alarak yiyordu.Sonra namaza kalkıp, eceli geldiğinde secdede iken ruhunu alması için yalvarıyordu."
    "Allah onun duasını kabul etti. Biz melekler ona uğrarız, onun hakkında geleceğe ait şu bilgileri elde ederiz:

    "O kıyamet günü diriltilip Allah'ın huzuruna çıkarılınca, Allah Teala:

    "Kulumu rahmetimle cennete koyunuz" buyurur.kul :

    "Ya Rabbi! Ömür boyu işlediğim amelimle cennete gireyim."

    Allah Teala yine:

    "Kulumu rahmetimle cennete koyunuz"

    "Ya Rabbi ! Amelimle girmeyi isterim" deyince:

    "Kulumun ameli ile benim verdiğim nimetimi kıyaslayınız" buyurur.Göz nimetinin, beş yüz senelik ibadetten daha ağır geldiği anlaşılır. Allah'ın kuluna verdiği sıhhat nimeti, şükrü eda edilmemiş olarak kalır.Allah Teala:

    "Kulumu cehenneme atınız" buyurup cehenneme doğru sürüklenince:

    "Ya Rabbi! Rahmetinle beni cennete koy" diye yalvarır.Allah Teala:

    "Ey kulum! Sen hiçbir şey değilken seni kim yarattı?"

    "Sen yarattın Rabbim!"

    "Sana beş yüz sene ibadet etmek için , kim kuvvet verdi?"

    " Sen Ya Rabbi"

    " Seni koca denizin ortasında bir dağa indiren, sana tuzlu suların ortasında tatlı su çıkaran, senede bir defa meyve veren ağaçtan her gece bir nar bitiren, sen secde halinde ölmeyi arzu ettiğinde, duanı kabul eden kimdir?"

    "Sensin Ya Rabbi!"

    "İşte bunlar benim rahmetim iledir. Seni de rahmetimle cennetime koyacağım."

    "Ey meleklerim! Kulumu cennete koyunuz.Ey kulum! Sen ne iyi bir kulsun buyurur ve onu cennetine koyar. Cebrail (as) sonunda:

    "Ya Muhammed! Her şey Allah'ın rahmeti iledir" der.

    ALLAH (CC) RAHMETİNİ VE MERHAMETİNİ CÜMLEMİZDEN EKSİK ETMESİN İNŞALLAH

    April 10

    HAMDOLSUN...

     
     

    Hamdolsun...

    Aydan geceyi, güneşten gündüzü vareden,

    İnciyi midyenin midesinde,

    Balı arının peteğinde vareden,

    Yağmurdan baharı, topraktan çiçeği vareden,

    Kalbimizi yoktan var eden Rabbimize hamdolsun.

    Allahım!

    Kalbimize nakşettiklerin için sana şükrediyoruz.

    Acıların karşılığında cenneti sunduğun,

    Günahlarımızı rahmetinle affettiğin,

    Sevgiyi bize verdiğin için,

    Sana şükürler olsun.

    Yokuşta elimizden tutan,

    Önderi bize dost kılan

    Melekleri bize arkadaş kılan.

    Aşkı kalbimize yoldaş kılan.

    Rabbimiz!

    Kalbimizdeki yaralarımızı iyileştir.

    Sana ve aşka yolculuğumuzu tamama erdir.

    Sevdiklerimizi koru.

    Çocukları koru.

    Senin adına dağları mesken tutanları koru.

    Bizi koru.

    Kalbimizi koru.

    Filistin’i koru.

    Çeçenistan’ı koru.

    Keşmir’i kou.

    Doğu Türkistanı koru.

    Afganistan’ı koru.

    Allahım!

    Bizi korkutma ki ;

    Bir ceylanız korkudan yüreğimiz telaşlanır.

    Bizi zorlukla sınama ki ;

    Kırılgan bir cesaretimiz var.

    Senden ayrı koma ki;

    Sevdiğimizden ayrılık,ferini alır gözlerimizin.

    Allahım!

    Bizi uzağında bırakma.

    Şahdamarımıza sırlarını akıt.

    Rabbim!

    Seni bilmenin heyecanını bize tattır.

    Alnımızı ateş denizlerine düşür her secde edişimizde,

    Kalbimizi gülle doldur.

    Yarabbi!

    Kalbimizi sevdir bize, kalbimizi koru,kalbimizi koru!

    Kalbimizi adadığımız rabbim!

    Adağımızı kabul et!

     

    AMİN

     

    April 03

    hayırlı cumalar

     
     
    January 02

    .

     
     

    bu davet sana özel

     

    Uzun zamandır hayata geçirmeyi planladığım bir kampanyanın, sana ÖZEL davetiyesi bu satırlar...

    Düşünsene, gecenin ortak bir saatinde, yüzlerce hatta binlerce el, aynı anda- aynı heyecanla- aynı sevinçle- aynı umutla- aynı ümitle  ve birbirinden özel dualarla ALLAH’LA buluşuyor...

     

    Alınlar secdeyle taçlandırılıyor, seccadeler gözyaşlarıyla ıslanıyor, tek bir yürek- tek bir dua oluyorsun gecenin sana ÖZEL karanlığında... Dua dua parlıyorsun, içten içe arınıyorsun, yepyeni sabaha inci beyazlığın da hazırlanıyorsun...

     

    Ne dersin? Sevdiklerini her gece bu muhteşem şölene davet etmeye var mısın? Eğer cevabın EVET ise, öyleyse gel benimle bu gecenin faziletini görmeye...

     

    Bu ışıl ışıl- pırıl pırıl gecemizin adı TEHECCÜD NAMAZI!...

     

    Yüce Rabbimiz, geceleri kalkıp TEHECCÜD NAMAZI kılanlar hakkında şöyle buyuruyor...

     

    "Onların yanları yataklarından uzaklaşır. ( Teheccüd namazı kılmak için yataklarından kalkarlar). Korkarak ve umarak Rablerine dua ederler ve kendilerine verdiğimiz rızktan ( hayır için ) harcarlar. Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için gözlerini aydınlatıcı ne güzel ( nimetlerin ) saklandığını hiç kimse bilmez"... ( es-secde, 32/ 16–17 )...

     

    Ne kadar güzel bir müjde bu sana değil mi? Rabbinin katında, gözlerini aydınlatıcı nimetler seni bekliyor... Bunun için yapman gereken tek şey, TEHECCÜD namazını kucaklaman...

     

    İnan bana hiç de zor değil bu davete icabet etmen... Yapman gereken tek şey, nefsine uymadan geceni namazla ve  dualarla şereflendirmen... Haydi uyan artık gafletten!... Unutma, uyku bitmez ama ömür bir gün- ansızın biter!

      

    SELAM VE DUALARIMLA...

     

    ölümüm...

     

    Gitme vakti... İşte geldi o an... Kollarımdan tutup götürüyorlar, daha önce hiç tanımadığım-görmediğim- hissetmediğim-varlığını bildiğim ama hiç hayal kuramadığım varlıklar...

    Etraf bembeyaz... Biraz da sisli sanki... Uçsuz bucaksız, buz gibi, kılıç gibi keskin bir boşluk var tam önümde...

    Ben, ben değilim artık... Dilsizim, sağırım, hislerim kayıp... Gözlerimden yaşlar geliyor ama canımı hiçbir şey yakmıyor... Donuk bir bedene sahibim sanki... Ama az önce evet daha az önce, derin derin nefes alıyordum oysaki...

    Kafam da bir sürü hayalim vardı, planlarım, ümitlerim, umutlarım, korkularım... Hepsi birden bire uzaklaştılar benden...

    Ama ben yarın sinemaya bilet ayırtmıştım, patlamış mısırla sinema keyfi yapacaktım, sonra sinema çıkışı kestane kebabı yiyerek eve dönecektim... Sonra, İstanbul’a gidip ailemi ve arkadaşlarımı görecektim, bol bol alışveriş yapacaktım...

    Okumak için sıraladığım bir sürü kitabım vardı, yazmam gereken bir yığın konu kaydetmiştim, cep telefonuma tüm sevdiklerimin doğum günlerini işaretlemiştim, kırgın olduğum birkaç insanla barışacaktım, hep ertelediğim planlarımı düzenlemeye başlamıştım, radyoya geri dönecektim, sadece kadınlara yönelik program projemi hayata geçirecektim, umre ve hacca gidecektim, çok iyi anne olacaktım, daha çok hayır işlerinde yer alacaktım, Afrika’ya gidip çocuklarla kucaklaşacaktım, İHH kermesin de tekrar gönüllü görev alacaktım...

    Meğer ceplerim de ne kadar çok şey biriktirmişim farkında olmadan... Ertelediklerim ne kadar da fazlaymış aslında... Hepsini hayata geçirmeyi ne kadar aksatmışım meğer... Ve ne çok şey planlamışım, ne kadar zamanımın kaldığını bilmeden, zamanı hoyratça tüketmişim, üşengeç yanlarıma yaslanmışım, hayatı içimde parsellemişim, odak noktalarım geçiciymiş meğer...

    Zamanım doldu işte... Uzun ve dar bir yoldan meçhule götürüyor, şaşkın ve ürkek adımlarım beni... Bu yeni yerimin bir SON değil, bir geçiş dönemi olduğunu biliyorum, gerçek anlamda “uyanacağım” ın farkındayım... Dünya uykusu çok ağırdı, gerçek hayatta uyanık kalma hissi beni kucaklıyor bir anda...

    İşte omuzlarda taşınıyorum, herkesi tek tek görüyorum... Eşim ağlıyor, abim ağlıyor, Gül ağlıyor, yeğenlerim ağlıyor...” Ne olur, ne olur ağlamayın” diyorum ama duymuyorlar ki beni... “Nasıl olur, sapasağlamdı, hayat doluydu, daha çok gençti, anne-babasına kavuştu işte” cümleleri kulaklarımı adeta tırmalıyordu... “Susun, ne olur susunnnnnnn”... Duyan yok... Demek ki, sesim çıkmıyor artık... Dostlarımın ve dinleyicilerimin söylediği “bıcır bıcır” sesim de terk etmiş beni...

    Uzun bir yolculuk yapıyoruz hıçkırıklıklar eşliğinde... Durduk... Geldik sanırım... Aşağıya indiriyorlar, omuzlarından yere koydular beni... “Açın artık tabutun kapağını ve çıkarın beni buradan” diye sesleniyorum tüm sevdiklerime... “ Eve gitmem lazım, ütülerim birikmişti, daha marketten alışveriş yapacaktım, başucumda duran kitabın sonuna geldim, sonunu çok merak ediyordum”...

    “Hey yy... E, hadi ama şaka çok uzadı artık, sürprizzzzzzz” diye bağırıp yerimden kalkmak istedim ama o da ne, kıpırdamıyor hiçbir uzvum... Sanki taş kesmiş her yerim, üzerime beton dökülmüş gibiyim...

    “Lütfen, ne olur biri bana yardım etsin, yalvarırım” diyorum ama nafile...

    Tutuyorlar beni, kocaman bir çukura özenle yerleştiriyorlar... 1 dakika... O tahtalar da neyin nesi... Siz, siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz yahu??? Hani, beni çok seviyordunuz, hani bensiz yaşayamazdınız, o zaman neden üzerime buz gibi toprak atıyorsunuz???

    Durun!... Ne olur... Nefes alamıyorum ben sanki... Anneciğim, babacığım çok korkuyorum ne olur yanıma gelin, lütfen-lütfen birileri bana yardım etsin...

    Herkes birşeyler okuyor, toplu halde birşeyler söylüyorlar, ağlayanları duyuyorum hala... Yoksa, yoksa bu bir kabus mu??? Evet, evet bu bir kabus ve birazdan bitecek eminim...

    Neden sustunuz??? Bu sessizlik de neyin nesi???

     

    Durun, durun gitmeyin... Ayak seslerinizi duyuyorum... Lütfen beni burada tek başıma bırakmayın... Ağlamak istiyorum, ağlayamıyorum... Bu nasıl bir hal, aklım almıyor artık...

    Şimdi ne olacak bana? Neler gelecek başıma? Burası neresi? Bana ne yapacaklar? Burada ne işim var benim?...

    Durun!... Birileri geliyor sanki... 2 melek...

    Sustum, anlattım ve güldüm... Ben gerçekten ÖLMÜŞÜM!...

     

    hayırlı cumalar

     

    Hamdolsun...

    Aydan geceyi, güneşten gündüzü vareden,

    İnciyi midyenin midesinde,

    Balı arının peteğinde vareden,

    Yağmurdan baharı, topraktan çiçeği vareden,

    Kalbimizi yoktan var eden Rabbimize hamdolsun.

    Allahım!

    Kalbimize nakşettiklerin için sana şükrediyoruz.

    Acıların karşılığında cenneti sunduğun,

    Günahlarımızı rahmetinle affettiğin,

    Sevgiyi bize verdiğin için,

    Sana şükürler olsun.

    Yokuşta elimizden tutan,

    Önderi bize dost kılan

    Melekleri bize arkadaş kılan.

    Aşkı kalbimize yoldaş kılan.

    Rabbimiz!

    Kalbimizdeki yaralarımızı iyileştir.

    Sana ve aşka yolculuğumuzu tamama erdir.

    Sevdiklerimizi koru.

    Çocukları koru.

    Senin adına dağları mesken tutanları koru.

    Bizi koru.

    Kalbimizi koru.

    Filistin’i koru.

    Çeçenistan’ı koru.

    Keşmir’i kou.

    Doğu Türkistanı koru.

    Afganistan’ı koru.

    Allahım!

    Bizi korkutma ki ;

    Bir ceylanız korkudan yüreğimiz telaşlanır.

    Bizi zorlukla sınama ki ;

    Kırılgan bir cesaretimiz var.

    Senden ayrı koma ki;

    Sevdiğimizden ayrılık,ferini alır gözlerimizin.

    Allahım!

    Bizi uzağında bırakma.

    Şahdamarımıza sırlarını akıt.

    Rabbim!

    Seni bilmenin heyecanını bize tattır.

    Alnımızı ateş denizlerine düşür her secde edişimizde,

    Kalbimizi gülle doldur.

    Yarabbi!

    Kalbimizi sevdir bize, kalbimizi koru,kalbimizi koru!

    Kalbimizi adadığımız rabbim!

    Adağımızı kabul et!

     

    AMİN

     

    elif olmak

     
     
    Dostum, “elif” olmayı dilemişim sanırım bir vakt-i seherde, bir cesaretle….
    Zor(luğunu) bilmemişim o zamanlarda; dilemişim..
    Yar’in huzurunda bir “elif” misali durabilmeyi dilemişim;
    Oysa şimdilerde dizlerimin bağı çözülür; diz çökerim..
    Be’ye meylederim; “başlasın bu cümle artık!” derken yine “elif” misali kalıveririm bir bir’in huzurunda..
    Yine zorlukla, yalnızca, yalın-ca…

    “Elif” olmak zor imiş!

    Ama her elif’in yanında akvâ olan’ın yardımı, yar’lığı var imiş! !

    Dostum, bilir misin “elif “ olmaya talip olmak nedir,
    Bilir misin insan nasıl “elif” olur?
    Dilersin O’ndan sadece O’nun yarlığını, dilenirsin…
    O’nun kucağından başka mekânlar sana soğuk gelir,
    Üşürsün bir ağustos sıcağında..yürüdüğün yollar sana yabancı gelir;
    Bildik mekanlar sıkar seni..
    Tanımadığın sîmalar sana âşina gelir,
    Tanımadığın kişiler senin niyazına girer; tanıdıkların ise yabancı
    Nazarlarla bakarlar sana. hikmetine eremediğin hallerle örülür hayatın;

    Susmayı seversin; sükûtu seversin;
    Sükûtu hâl edinenleri seversin…

    Dostum, bilir misin, “elif” bağlanmaz kendisinden sonraki harfe…
    Sadece kendinden önceki harfe bağlanır; en önceki’ne belki de..
    Sen, dünyana sonradan girenlere sıkıca bağlandığın vakit “elif” olmaz adın..
    Sanırsın ki o zaman üzerindeki zorluklar kalkacak;
    Ama herkes yüklenir üzerine..
    Yardımsız yar’lar doluşur dünyana..
    ”yardımıyla gelen yar” gitti diye…

    Aklımın al(a)madığı hallerin eteğinde gezinir dururum;
    Belki aklım acziyetiyle susabilmeyi öğrenir diye..
    Başımı tâ yüreğime kadar eğer, dinlerim o kısık fısıltıyı şimdilerde…
    …yüreğim dünyadaki kimsenin isminde titremez; bu belki de lütuftur,
    Yar’dandır … bu, belki de “elif “olmanın gereğidir.

    “Elif” olmayı dileten de “var” imiş dostum;

    “Yar” olmayı dileyen imiş…

    Aşkta tıpkı ELİF gibidir isminde gizlidir ama okunmaz
    o olmadan da besmele sese gelmez o her şeyin içindedir hiç bir şeyde görünmez…

    (HZ..MEVLÂNA)

    ELİF okuduk ötürü
    Pazar eyledik götürü
    Yaratılanı hoş gör
    Yaradandan ötürü..

    (YUNUS EMRE)

     

     

    December 26

    hayırlı cumalar